ÖLÜMÜN IŞIĞINDA YAŞAMAK

ÖLÜMÜN IŞIĞINDA YAŞAMAK
Yunus Emre, “Ana rahminden gelen pazara/ Bir kefen aldık, döndük mezara.”diyerek dünyaya çıplak gelen insanoğlunun yine dünya pazarından kefen alıp tekrar mezara döneceğini anlatır. Aşık Veysel ise “Yaşam iki kapılı bir handır” diyerek ikilik dünyasına vurgu yapar. Ölüm ve doğum hayatın iki yüzüdür. Doğuyorsak ölümü de kabullenmişiz demektir.
Diyeceğim o ki sevgili abim de bu dünya pazarından bir kefen aldı ve döndü tekrar mezara, sevdiklerini geride bırakarak. Canım abim nur içinde yatsın. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Allah bilmeden işlediği günahlarından, korktuklarından azad etsin. Belki kalbini kırdım zaman zaman ama hiç küsmedik, sevgimiz hiç azalmadı. Benim hep biricik abimdi. Ona sevgim çok farklıydı. Kalbindeki saflığa, kalbimin en saf yerinden vuruldum. Benim için çok özeldi. Allah’ın gözettiği kullarından olur, dilerim.
Yaşadığım bu süreç beni kendi içimde hayli düşünmeye sevk etti. Onca yaşananlara baktığımda hayat başımıza gelenler midir? Yoksa başımıza gelenlere nasıl cevap verdiğimizle mi ilgilidir? Bu noktada geleceğimizi kanımca kendimiz tayin ediyoruz. Gelecekte nasıl yaşamak istiyorsak bugün nasıl bir yerden yaşıyoruz ona bakmak gerekiyor.
Etrafımızda kimler var, neler okuyoruz, neler dinliyoruz, enerjimizi neye veriyoruz o kadar önemli ki.
Yaşam o kadar biricik ve o kadar bize özgü ki…
Ölümün bu kadar yakın geçtiği bir deneyimin ardından düşünüyorum. Tefekkür ediyorum. Gelin beraber tefekkür edelim. Yaşamın içinde ölüm var. Doğuyoruz ve ölümü de doğuruyoruz. Her canlı nasıl doğuyorsa bir gün mutlaka ölüyor. Yani “Yaşamda ölüm var ve ölümden kaçamam.” Bunun bilinciyle yaşamak nasıl bir şey olurdu? Ölüm sizi korkutmasın. Aksine ölümün yakıcılığı sizi uyandırabilir mi? Bu anlayışla her an’ımıza ölümün gölgesinde sıkı sıkıya tutunabilir miyiz?
Yaşamda hastalık var ve ben hasta olmam, deme lüksümüz yok, öyle değil mi? O halde hastalıktan da kaçamam. “Yaşamda hastalık var ve hastalıktan kaçamam.” İkinci tefekkür de bu olsun. O halde bu bilginin ışığında, her an hasta olabileceğimizin farkında olsaydık bugünü nasıl yaşardık? Elimiz tutarken, gözümüz görürken, bedenimiz sağlıklıyken neleri öncelik sırasına alırdık? Yaşamın her an’ını duyumsayarak yaşamak nasıl bir şey olurdu?
Her insan bir gün yaşlanacak. Ben yaşlanmam diyen var mı? Yaşlanma karşıtı yapılan şu yeni akım gençleşme hikâyelerinden bahsetmiyorum. Bedenimiz her an değişiyor. Hücreler değişiyor ve belli bir yaştan sonra yeni hücre oluşmuyor. Yani “Yaşamda yaşlılık var ve yaşlılıktan da kaçamam.” Bu da üçüncü tefekkür olsun.
Yaşamda oluşturduğumuz bir kimlik var. Bu kimlik de eylemlerimizden, sözlerimizden, davranış ve alışkanlıklarımızdan oluşuyor. İster iyi ister kötü bütün bu davranışlarımızın, sözlerimizin, yapıp etmelerimizin de bir sonucu var. Yani “Yaşamda eylemlerimin bir sonucu var ve eylemlerimin sonuçlarından kaçamam.” Etki tepki yasası da diyebiliriz. Bu da dördüncü tefekkür.
Yaşamda sevdiklerimden bir gün ayrılacağım. Bu, sevdiğim insanlar olabilir, eşyalar ya da değer verdiğim önemsediğim ne varsa hepsi bir gün benden ayrılacak ya da öldüğümde ben onu bırakacağım. Yani “Yaşamda sevdiğim şeyleri bir gün bırakmak zorundayım ve bundan kaçamam.” Beşinci tefekkür…
Bütün bu yazdıklarımın ışında, amacım sizleri korkutmak ya da ürkütmek değildir. Tam aksine kaçınılmaz gerçekleri özellikle gözümüzden kaçırmadan, hakikatin ışığında, yaşamı daha bir anlamla yaşamak mümkün müdür?
Savrulmak değil, an be an duyumsayarak… ölümün, hastalığın, yaşlılığın ışığında kaçınılmaz gerçeklerle yüzleşerek, coşkuyla yaşamaktan bahsediyorum. Hayatı her an’ıyla duyumsayarak yaşamak, yaşam hakkında düşünmekten vazgeçip yaşamın kendisi olmaktan bahsediyorum.
Merak ettiğin bir konuya derinlemesine dalmak, güzel bir manzaranın tadını çıkarmak ve onun özüne işlemek, kavgaysa kavga bütün bedeninle orda olmak…
Demem o ki her ne yapıyorsak yaptığımız olabilir miyiz? Yürürken yürümek, yemek yerken yemek yemek, bulaşık yıkarken bulaşık yıkamak… Ezbere yaşamak değil dünyada sahip olduğumuz her ne varsa bir gün olmayacağı bilgisiyle, geçici oluşunu bilerek yaşamaktan bahsediyorum.
Hastalık, yaşlılık ve ölümün kaçınılmazlığı yaşama canlılık ve neşeyi getirebilir mi? Eylemlerimizin sonuçlarından kaçamayacağımıza göre kalan ömrümüzü daha sorumluluk alarak devam ettirmek mümkün müdür? Bütün bunların bilgisiyle yaşamaktan değil kastım, deneyimin kendisi olabilir miyiz? Kısacası yaşamı yaşayabilir miyiz?
Güne başlarken beş konuda tefekkür ederek, bunların bedenimizde yarattığı duyumsamaları hissederek ve bu kaçınılmaz gerçeklerin ışığında şu kısacık ömrümüzün hakkını vererek yaşamak dileğiyle…
Sevgiyle ve aşkla…
Havva Uyar
30.05.2025